Sabah gözümüzü açar açmaz elimiz nereye gidiyor? Alarmı susturmak bahanesiyle telefona… Sonra fark etmeden sosyal medyada birkaç dakika derken yarım saat. Gün daha başlamadan zihnimiz başkalarının hayatlarıyla doluyor. İşte dijital bağımlılık tam da böyle başlıyor: Sessiz, masum ve fark edilmeden.
Teknoloji hayatımızı kolaylaştırmak için vardı. Haber okumak, işimizi halletmek, sevdiklerimizle konuşmak… Hepsi birkaç dokunuş uzağımızda. Ama artık dokunduğumuz şey sadece ekran değil; zamanımız, dikkatimiz ve hatta ruh halimiz.
Eskiden canımız sıkıldığında camdan dışarı bakardık. Şimdi sıkılmaya bile tahammülümüz yok. En ufak boşlukta elimiz telefona gidiyor. Otobüs beklerken, yemekte, misafirlikte, hatta yan yana otururken bile birbirimize değil ekrana bakıyoruz. Aynı odada oturan insanlar, farklı dünyalarda kayboluyor.
Dijital bağımlılık, klasik bağımlılıklar gibi kapıyı çalıp “Ben geldim” demiyor. Yavaş yavaş alışkanlıklarımızı değiştiriyor. “Bir bakıp çıkacağım” dediğimiz uygulamalarda saatler geçiyor. Uykumuz bölünüyor, dikkat süremiz kısalıyor, sabrımız azalıyor. Uzun bir yazıyı okumakta zorlanıyor, iki dakikalık videolara bile hızlandırma yapıyoruz. Zihnimiz sürekli uyarı bekleyen bir alarm sistemine dönüyor.
En tehlikelisi de şu: Sürekli karşılaştırma hali. Sosyal medyada herkes mutlu, başarılı, fit, gezmede… Gerçek hayatın filtresiz hâlini unutuyoruz. Kendi sıradan günümüz, başkasının özenle seçilmiş anlarıyla yarışa giriyor. Sonuç: Yetersizlik hissi, mutsuzluk ve tükenmişlik.
Bir de “bildirim stresi” var. Telefon sessizde olsa bile zihnimiz sessiz değil. Acaba biri yazdı mı? Paylaşımım beğenildi mi? Mail geldi mi? Beynimiz sürekli tetikte. Dinlenmemiz gereken anlarda bile içten içe meşgulüz.
Burada suçu tamamen teknolojiye atmak kolay ama eksik. Çünkü asıl mesele, bizim sınır koyamamamız. Telefonu cebimizde taşıyoruz ama aslında o bizi taşıyor. Günlük hayatımızın direksiyonunu yavaş yavaş ekrana bırakıyoruz.
Peki ne yapmalı?
Önce kabul etmek gerekiyor: “Ben bağımlı değilim, istersem bırakırım” cümlesi genelde en büyük yanılgı. Ekran süresine bakınca gerçek tablo ortaya çıkıyor. Günde 4–5 saat sosyal medya, video, oyun… Bu, neredeyse yarı zamanlı bir iş demek.
Küçük adımlar büyük fark oluşturur. Mesela:
· Yataktan kalkar kalkmaz telefona bakmamak
· Yemek masasında telefonu masaya koymamak
· Bildirimleri azaltmak
· Sosyal medya için belirli saatler koymak
En önemlisi de yerine bir şey koymak. Telefonu bırakınca ortaya çıkan boşluk korkutucu gelebilir. Ama o boşluk aslında hayatın kendisi. Yürüyüş yapmak, yüz yüze sohbet etmek, kitap okumak, sadece düşünmek… Zihnin gerçekten dinlendiği anlar bunlar.
Dijital dünya tamamen kötü değil. Doğru kullanıldığında büyük bir imkân. Sorun, kontrolün kimde olduğu. Eğer biz kullanıyorsak sorun yok. Ama o bizi kullanıyorsa, orada durup düşünmek gerekiyor.
Belki de kendimize şu soruyu sormalıyız:
Ekrana ayırdığım zamanın ne kadarı gerçekten bana iyi geliyor?
Çünkü hayat, kaydırarak geçilecek bir hikâye değil. Yaşanacak kadar gerçek, hissedilecek kadar derin. Ve hiçbir ekran, göz göze gelmenin yerini tutmuyor.