Bir zamanlar insanlar farklıydı. Aynı sokakta yürüyen iki kişinin hayata bakışı, giyimi, konuşması, hatta susuşu bile birbirinden ayrılırdı. Şimdi ise kalabalıkların içinden geçen yüzlere baktığınızda sanki tek bir kalıp kullanılmış gibi: aynı ifadeler, aynı tepkiler, aynı düşünceler. Toplum, farkında olmadan kendi kendini kopyalayan bir makineye dönüştü.

Özentilik artık masum bir taklit değil; kimlik yerine geçen bir şablon. İnsanlar neyi sevdiğini keşfetmeden neyi sevmesi gerektiğini öğreniyor. Ne düşündüğünü tartmadan ne düşünmesi gerektiğini benimsiyor. Bir fikre sahip olmak yerine, hazır fikirleri ödünç alıyor. Çünkü farklı olmak cesaret ister; benzemek ise güvenli görünür. Oysa güvenli görünen bu benzerlik hali, insanın iç dünyasını yavaş yavaş siler.

Daha da düşündürücü olanı, bu benzeşmenin yalnızca dış görünüşte kalmaması. Düşünceler, tepkiler, hatta duygular bile ortaklaşa yaşanıyor. Bir olay karşısında nasıl hissedileceği bile sanki önceden belirlenmiş gibi. Sosyal alan genişledikçe kişisel alan daralıyor; herkes herkesi izliyor, herkes herkesin hayatına yorum yapıyor. Kendi sınırlarımızı korumak yerine başkalarının sınırlarını aşmayı normal sayıyoruz. Böylece birey olma hali, gürültü içinde kaybolan bir fısıltıya dönüşüyor.

Oysa birey olmak yalnız kalmak değildir. Birey olmak, kalabalığın ortasında bile kendin kalabilmektir. Kendi düşünceni savunabilmek, kendi sessizliğini koruyabilmek, kendi beğenini sahiplenebilmektir. Farklı olmak bir tehdit değil, toplumun nefes alma biçimidir. Herkes aynılaştığında toplum gelişmez; yalnızca tekrar eder.

Bugün en büyük eksikliğimiz bilgi değil, özgünlük. Her şeyin hızla yayıldığı bu çağda, en yavaş yayılan şey kişilik. İnsanlar başkalarına benzedikçe kendilerinden uzaklaşıyor. Ve belki de en trajik olan şu: Kendi sesini duyamayan bir insan, başkalarının alkışını hayat sanıyor.

Belki çözüm çok karmaşık değildir. Belki de ilk adım, kendimize şu soruyu sormaktır: “Bu düşündüğüm gerçekten benim mi, yoksa bana öğretilmiş bir düşünce mi?” İşte bu sorunun cevabını dürüstçe verebildiğimiz gün, toplum yeniden bireylerden oluşmaya başlayacak. Çünkü gerçek değişim kalabalıkla değil, tek bir insanın kendisi olmayı seçmesiyle başlar.