Dünyanın sonunun nereye gittiğini merak ediyor musunuz? Herkes bilir ki, herkesin sonu iki avuç topraktan öteye geçmedi. Buna rağmen insanlar, güç uğruna hâlâ savaşlar çıkarıyor; kendi cehaletlerinin esiri, hırsın kör ettiği toplumlar yetiştiriyorlar. Güç sandıkları şeyin aslında geçici olduğunu, bilgeliğin, saygının, merhametin ve en önemlisi insan olmanın en büyük güç olduğunu anlamıyorlar. Ve işte trajedi burada başlıyor: hayatlarını, asıl değerleri fark etmeden yaşayan bu insanlar, anın tadını çıkarmayı bile bilmiyor.
Din de çoğu zaman yanlış anlaşılıyor. Her dinin özünde insanı yüceltmek, merhameti öğretmek, adaleti ve sevgiyi yaymak vardır. Ancak yanlış yorumlar ve çıkar uğruna yapılan kullanımlar, insanları birbirine düşüren, cahil bir evrenin tohumlarını ekiyor.
Ünlü bilim insanı Albert Einstein, “3. Dünya Savaşı'nda hangi silahların kullanılacağını bilmiyorum ama 4. Dünya Savaşı'nda taş ve sopalar olacağını biliyorum” derken tesadüften söz etmiyordu. Bu söz, insanlığın hırs uğruna, güç peşinde savaşırken kendi kaynaklarını tükettiğini ve sonunda her şeyden yoksun kalacağını gösteriyor. Güç için yapılan her hamle, aslında insanın kendisini yok etmesine, gezegenin sonunu hızlandırmasına yol açıyor.
Ve gülünç olan şey şu: gerçekten sonumuz bu olabilir. Eğer hırs ve cehalet, insan olmanın en temel erdemlerinin önüne geçerse, geleceğimiz taş ve sopaların gölgesinde, yine güç uğruna savaşan insanların elinde şekillenecek.
İşte burada asıl soru ortaya çıkıyor: Biz, gerçekten hangi değer için yaşıyoruz? Güç mü, yoksa insan olmak mı?