Türkiye’de sinema, son yıllarda tuhaf bir ikilemin içinde ilerliyor. Bir yanda gişe rekortmeni yerli yapımlar, diğer yanda festivalden festivale dolaşan ama geniş kitleye ulaşamayan “sanat filmleri.” Aradaki boşluk ise her geçen gün biraz daha büyüyor. Asıl mesele de tam burada başlıyor: Sinema, izleyiciyle bağını mı kaybediyor, yoksa izleyici mi sinemadan uzaklaşıyor?

Pandemi sonrası dönemde sinema salonları eski alışkanlıklarını geri kazanmakta zorlandı. Dijital platformlar, seyir alışkanlıklarını kökten değiştirdi. Artık izleyici, yüksek bütçeli bir filmi bile evinin konforunda, istediği anda izlemeyi tercih ediyor. Bu durum Türkiye’deki yapımcıları da ikiye böldü: Ya platformlara içerik üretmek ya da salonlar için “garanti” işler yapmak.

Bu “garanti işler” meselesi, sektörün en çok tartışılan noktalarından biri. Komedi ve korku türlerinin gişede hâlâ güçlü olması, üretimi bu alanlara sıkıştırıyor. Risk alınmıyor, yeni hikâyeler denenmiyor, aynı formüller tekrar tekrar ısıtılıp sunuluyor. Sonuç ise tahmin edilebilir: kısa vadede kazanç, uzun vadede seyirci kaybı.

Öte yandan bağımsız sinema cephesinde farklı bir tablo var. Türkiye’den çıkan bazı yönetmenler uluslararası festivallerde dikkat çekmeye devam ediyor. Ancak bu başarılar, ülke içinde karşılığını bulmakta zorlanıyor. Çünkü dağıtım ağı sınırlı, tanıtım bütçeleri yetersiz ve en önemlisi bu filmler geniş izleyici kitlesine ulaşacak alan bulamıyor. Bir nevi “görünmeyen başarılar” dönemi yaşanıyor.

Bir diğer önemli kırılma noktası da senaryo meselesi. Teknik anlamda gelişen bir sektör var; görüntü kalitesi, oyunculuk performansları, prodüksiyon standartları artık oldukça iyi seviyede. Ancak güçlü hikâye eksikliği hissediliyor. İzleyici artık sadece “iyi çekilmiş” film değil, etkileyici ve özgün anlatı arıyor. Bu noktada senarist yetiştirme ve hikâye geliştirme süreçlerinin yeniden ele alınması gerekiyor.

Sinema salonlarının geleceği de ayrı bir tartışma konusu. AVM merkezli salon sistemi, ekonomik dalgalanmalardan doğrudan etkileniyor. Bilet fiyatlarının artması, izleyici sayısını düşürüyor. Alternatif gösterim alanları ve yerel sinema kültürünü güçlendirecek adımlar atılmadıkça bu döngü kırılmayacak gibi görünüyor.

Tüm bu tabloya rağmen umut tamamen kaybolmuş değil. Genç yönetmenlerin cesur denemeleri, dijital platformların sunduğu yeni fırsatlar ve seyircinin kaliteli içerik arayışı, sinemanın hâlâ canlı olduğunu gösteriyor. Ancak bu potansiyelin gerçeğe dönüşmesi için sektörün kendine şu soruyu sorması gerekiyor: “Biz ne anlatmak istiyoruz?”

Türkiye’de sinemanın geleceği, gişe rakamlarından çok bu soruya verilecek cevapta saklı. Perde hâlâ açık, ama ışıkların yeniden parlaması için biraz cesaret, biraz da yenilik şart.