Bir zamanlar sanat, insanın iç dünyasına açılan bir kapıydı. Şimdi ise çoğu yerde vitrin süsü, sosyal medya malzemesi, birkaç saniyelik “aa ne ilginçmiş” tepkisinin ötesine geçemeyen bir tüketim nesnesi haline geldi. Sorun sanatın kendisinde değil; ona yaklaşma biçimimizde.

Bugün herhangi bir sosyal medya platformuna girin. İki şişe üst üste konmuş, duvara rastgele boya sıçratılmış, anlamsız bir nesne yığını “çağdaş sanat” etiketiyle sunuluyor. Altında yüzlerce yorum: “Muhteşem düşünülmüş”, “Derin mesajlar var”. Oysa çoğu zaman ne mesaj var ne emek, sadece iyi pazarlanmış bir boşluk.

Sanat; sabırdır, birikimdir, iç sancısıdır. Bir bestecinin notalara döktüğü acıdır, bir yazarın kelimelere yüklediği yalnızlıktır, bir ressamın tuvale bıraktığı ömürdür. Ama bugün sanatın yerini, dikkat çekme yarışında öne fırlayan gariplikler almış durumda. Çünkü çağımızda değer ölçüsü derinlik değil, görünürlük. Ne kadar konuşuluyorsan o kadar “önemlisin.”

Bu durum sadece estetik bir sorun değil, kültürel bir gerilemenin de işareti. İnsan düşünmeyi bıraktığında, sorgulamayı bıraktığında, kolay olanı seçer. Popüler olanı doğru, çok paylaşılanı değerli sanmaya başlar. Böylece sanat da hızla tüketilen bir ürüne dönüşür. Anlam aramak yerine, “trend” kovalanır.

Daha da üzücü olan şu: Gerçek sanatçılar sessizce üretirken, gürültü çıkaranlar sahneyi kaplıyor. Yıllarını tek bir esere veren insanlar görünmez olurken, üç dakikalık şovlarla “sanatçı” ilan edilenler alkış topluyor. Çünkü piyasa, emeği değil sansasyonu ödüllendiriyor.

Burada asıl mesele sanatın bozulması değil, insanın yüzeyselleşmesi. Duygusal derinlik zayıfladıkça sanatla kurulan bağ da zayıflıyor. Oysa sanat; insanı insan yapan en güçlü aynalardan biridir. Bir romanla empati kuramayan, bir şiirde kendini bulamayan, bir tabloda durup düşünemeyen toplumlar, zamanla sadece tüketen kalabalıklara dönüşür.

Sanatın pahası parayla ölçülmez. Ama bugün birçok kişi için sanat, ya yatırım aracı ya da sosyal statü göstergesi. Sergiye gitmek bir kültür ihtiyacı değil, fotoğraf paylaşma fırsatı. Kitap okumak bir iç yolculuk değil, “okudum” demek için yapılan bir faaliyet.

Yine de umut tamamen kaybolmuş değil. Hâlâ bir şarkıda ağlayan, bir filmden günlerce çıkamayan, bir şiiri defalarca okuyan insanlar var. Sanat hâlâ yaşıyor; sadece daha sessiz, daha mütevazı köşelerde nefes alıyor.

Belki de sorun sanatın değer kaybetmesi değil. Biz, değer verebilme yeteneğimizi kaybediyoruz. Sanat orada duruyor. Asıl soru şu: Ona bakacak gözümüz, hissedecek kalbimiz hâlâ var mı?