Her yıl binlerce genç üniversitelerden mezun oluyor. Diplomasını eline alıp yeni bir başlangıç hayali kuran bu gençlerin büyük bir kısmı için o an aynı zamanda başka bir duygunun da başlangıcı oluyor: belirsizlik. Çünkü mezuniyet artık sadece bir başarı göstergesi değil, aynı zamanda “şimdi ne olacak?” sorusunun da tam karşılığı. Ben bu tabloya bakınca, yalnızca bireysel bir kaygıdan değil, giderek normalleşen bir bekleme halinden söz ediyorum. Gençler mezun oluyor ama iş hayatına geçiş süreci çoğu zaman planlı ve güvenli bir hat üzerinden ilerlemiyor. Aksine, uzun süren başvurular, sonuçsuz kalan görüşmeler ve “tecrübe şartı” duvarı ile karşılaşılıyor. Burada en dikkat çekici nokta, eğitim ile iş piyasası arasındaki uyumsuzluk. Üniversiteler bilgi üretiyor, gençler donanım kazanıyor; ancak iş dünyası çoğu zaman hazır eleman beklentisiyle hareket ediyor. Bu durum, yeni mezunların daha ilk adımda geriye düşmesine neden oluyor. Tecrübe kazanmadan tecrübe istenen bir döngü oluşuyor. Bir diğer sorun ise beklenti ile gerçek arasındaki fark. Öğrencilik yıllarında kurulan kariyer hayalleri, mezuniyet sonrası ekonomik koşullar ve sınırlı iş imkanlarıyla karşılaştığında ciddi bir kırılma yaşanıyor. Bu kırılma sadece mesleki değil, psikolojik bir yorgunluğu da beraberinde getiriyor. Özellikle büyük şehirlerde iş bulma yarışı daha da sertleşirken, Anadolu kentlerinden gelen gençler için bu süreç hem ekonomik hem de sosyal açıdan daha ağır bir yük haline geliyor. Aile desteği olmadan ayakta kalmaya çalışan gençler, sadece iş değil aynı zamanda yaşam mücadelesi de veriyor. Bütün bu tablo içinde en tehlikeli şey ise umudun yavaş yavaş aşınması. Çünkü iş bulamamak sadece bir ekonomik sorun değil; aynı zamanda kişinin kendine olan güvenini de etkileyen bir süreçtir. Uzayan işsizlik süresi, gençlerin potansiyelini gölgede bırakabiliyor. Oysa genç nüfus bir ülkenin en büyük gücü. Bu gücün heba edilmesi değil, doğru yönlendirilmesi gerekiyor. Staj sistemlerinin daha işlevsel hale getirilmesi, üniversite-sanayi iş birliğinin güçlendirilmesi ve mesleki yönlendirme mekanizmalarının erken yaşlarda devreye girmesi artık bir tercih değil, zorunluluk haline gelmiş durumda. Sonuç olarak mezuniyet, bir son değil başlangıç olmalı. Ancak bu başlangıcın sağlıklı olabilmesi için gençlerin yalnız bırakılmadığı bir iş dünyası inşa edilmesi gerekiyor. Aksi halde her yıl tekrar eden aynı hikâyeyi izlemeye devam edeceğiz: diploma var, umut var, ama kapılar yeterince açık değil.