İran ile Amerika Birleşik Devletleri arasında son günlerde yeniden tırmanan gerilim, yalnızca iki ülke arasındaki bir bilek güreşi değil; Ortadoğu’nun tamamını ve doğal olarak Türkiye’yi yakından ilgilendiren çok katmanlı bir krizdir. Tehdit dili sertleştikçe, diplomasi zayıfladıkça ve sahadaki tansiyon yükseldikçe, Türkiye gibi bölgenin merkezinde yer alan ülkeler için riskler de fırsatlar da aynı anda büyüyor.

Enerji ve ekonomi: İlk dalga Türkiye’yi vurur
Türkiye, enerjide büyük ölçüde dışa bağımlı bir ülke. İran–ABD geriliminin her tırmandığı dönemde petrol ve doğalgaz fiyatları yukarı yönlü hareketleniyor. Bu da Türkiye’de zaten kırılgan olan enflasyon dengelerini daha da zorlayabilecek bir tablo anlamına geliyor. Hürmüz Boğazı’nda yaşanabilecek en küçük bir kriz, yalnızca küresel piyasaları değil, Türkiye’deki akaryakıt fiyatlarını, nakliye maliyetlerini ve dolayısıyla mutfaktaki yangını doğrudan etkiler. Kısacası, Tahran ile Washington arasındaki her sert açıklamanın faturası Ankara’da hissedilir.

Güvenlik boyutu: Sınırlar sessiz kalmaz
İran’daki iç karışıklıkların derinleşmesi ve olası bir dış müdahale ihtimali, Türkiye’nin doğu sınırlarını yeniden hassas bir noktaya taşıyabilir. Geçmiş tecrübeler bize şunu gösterdi: Bölgedeki her büyük kriz, göç hareketlerini, kaçakçılığı ve güvenlik risklerini beraberinde getiriyor. Türkiye hâlihazırda milyonlarca sığınmacıya ev sahipliği yaparken, yeni bir bölgesel istikrarsızlık dalgası hem sosyal hem de ekonomik yükü artırabilir.

Dış politika dengesi: İnce bir ip üzerinde yürümek
Türkiye, İran ile tarihsel, ekonomik ve kültürel bağlara sahip; aynı zamanda NATO üyesi olarak ABD ile stratejik ilişkilerini sürdürmek zorunda. Bu nedenle Ankara’nın pozisyonu, “taraf olmak”tan ziyade “denge kurmak” üzerine inşa ediliyor. Ancak denge politikası her zaman kolay değildir. ABD’nin İran’a yönelik olası yaptırımları sertleştirmesi, Türkiye–İran ticaretini olumsuz etkileyebilir. Öte yandan Washington ile yaşanabilecek yeni gerilimler de Türkiye’nin Batı ile ilişkilerinde yeni başlıklar açabilir.

Bölgesel rol: Risk mi, diplomatik fırsat mı?
Her kriz, aynı zamanda bir diplomasi alanı yaratır. Türkiye, geçmişte Rusya–Ukrayna savaşında olduğu gibi, arabulucu rolü üstlenebilecek nadir ülkelerden biri. İran–ABD hattındaki gerilimde de Ankara’nın “konuşabilen taraf” konumu, uluslararası arenada Türkiye’ye yeni bir diplomatik alan açabilir. Ancak bu rol, güçlü bir ekonomi ve tutarlı bir dış politika diliyle desteklenmediği sürece kalıcı bir avantaja dönüşmez.

Sonuç: Uzak sanılan kriz, yakın hissedilen gerçek
İran–ABD gerilimi, haritada Türkiye’nin sınırlarının dışında gibi görünse de etkileri doğrudan Türkiye’nin içinde hissedilecek bir krizdir. Enerjiden güvenliğe, dış politikadan iç ekonomiye kadar geniş bir yelpazede Türkiye’yi etkileme potansiyeline sahiptir. Bu nedenle Ankara’nın soğukkanlı, çok yönlü ve uzun vadeli bir stratejiyle hareket etmesi artık bir tercih değil, zorunluluktur.

Ortadoğu’da atılan her sert adım, Türkiye’nin kapısını çalmadan geçmiyor. Mesele, bu kapının krizlere mi yoksa çözümlere mi açılacağını belirleyebilmekte yatıyor.