Ertelemek, bir zamanlar geçici bir alışkanlıktı. Bugün ise neredeyse bir yaşam biçimi hâline geldi. Yapılması gereken işler, söylenmesi gereken sözler, hatta verilmesi gereken kararlar bile “sonra”ya bırakılıyor. O “sonra” ise çoğu zaman hiç gelmiyor.

Hayat hızlandıkça insanın durup nefes alacak zamanı azalıyor. Bu yoğunluk içinde ertelemek, kısa süreli bir rahatlama sağlıyor. Ama bu rahatlama geçici. Çünkü ertelenen her şey, bir yerlerde zihnimizin köşesinde beklemeye devam ediyor. Yapılmayan işler kadar, yaşanmayan anlar da birikiyor.

Özellikle gençler için erteleme neredeyse normal bir refleks hâline gelmiş durumda. Gelecek planları, kariyer adımları, kişisel hedefler belirsizliğe bırakılıyor. “Şimdi değil” demek kolay geliyor, çünkü önümüzde duran belirsizlik korkutuyor. Karar vermek, sorumluluk almak yerine beklemek tercih ediliyor.

Teknoloji de bu alışkanlığı besliyor. Sürekli dikkatimizi dağıtan ekranlar, kısa süreli kaçışlar sunuyor. Bir işi ertelemek için her zaman bir bahane bulunabiliyor. Zaman geçiyor ama yapılması gerekenler yerinde sayıyor.

Oysa erteleme, sadece işleri değil, duyguları da geciktiriyor. Konuşulması gerekenler konuşulmuyor, yüzleşilmesi gerekenler erteleniyor. İnsan, kendi hayatını bile askıya alabiliyor.

Belki de yapılması gereken, her şeyi bir anda çözmek değil. Küçük adımlarla başlamak. Çünkü ertelenmeyen her küçük adım, insanın kendine verdiği bir sözdür.