Elazığ’da kış kendini hissettirdi mi, bunu takvimden değil pencereden anlarız. Sabah camı açtığınızda yüzünüze çarpan o keskin soğuk, geceden kalan sessizlik ve beyaza bürünmüş sokaklar… Kar, şehre hem bir güzellik hem de ağır bir yük bırakır.

Bir yanda kartpostalları aratmayan manzaralar vardır, diğer yanda ise hayatın yavaşlaması. Ulaşım aksar, yollar kapanır, işe ve okula gitmek başlı başına bir mücadeleye dönüşür. Sabahın erken saatlerinde karla mücadele ekiplerinin sesi duyulur; küreklerin, iş makinelerinin, tuzlama araçlarının… Görünmeyen ama şehrin ayakta kalmasını sağlayan bir emek vardır o saatlerde.

Kar, sadece araçların değil insanların da sabrını sınar. Kaldırımlarda yürümek zorlaşır, küçük bir dikkatsizlik büyük bir kazaya dönüşebilir. Esnaf kepenk açmakta zorlanır, yaşlılar evlerinden çıkamaz, günlük hayat dar bir alana sıkışır. Soğuk, herkesi kendi kabuğuna çeker.

Ama karın en sessiz yükünü sokak hayvanları taşır. Bizler kalın montlarımızla, sıcak evlerimize sığınırken; onlar için her gece biraz daha uzundur. Bir kap mama, bir tas su, kartondan yapılmış küçük bir sığınak… Bazen bir canın hayatta kalması bu kadar basit bir vicdana bakar. Soğuk havalarda insan olmanın en net ölçüsü, kendimizden olmayanı da düşünebilmek değil midir?

Elazığ kışı serttir ama bu şehir dayanıklıdır. Karla birlikte gelen zorluklara alışkındır. Yine de her kış bize aynı şeyi hatırlatır: Dayanışmayı. Komşunun kapısını çalmayı, yolda kalan birine yardım etmeyi, sokakta üşüyen bir canı görmezden gelmemeyi…

Kar elbet erir, yollar açılır, hayat yeniden hızlanır. Ama geride bıraktığımız izler kalır. Soğuk günlerde gösterilen küçük iyilikler, bahar geldiğinde bile unutulmaz.

Belki de kışın bize sorduğu tek soru şudur:
Soğuğa karşı ne kadar dayanıklıyız değil, birbirimize karşı ne kadar duyarlıyız?