Ekonomiyi konuşurken genelde rakamları yan yana koyuyoruz. Yüzdeler, zam oranları, enflasyon tabloları…
Ama kimse o rakamların insanın içine nasıl çöktüğünü anlatmıyor. Oysa geçim derdi sadece cüzdanı değil, ruh hâlini de zorluyor.

Markete girerken alınacakları tek tek hesaplamak artık alışkanlık oldu. Etiketlere bakıp “buna gerek var mıydı?”
diye kendimizle pazarlık yapıyoruz. Bir zamanlar küçük mutluluklar olan kahve içmek, dışarıda yemek yemek, sinemaya gitmek
lüks gibi görülmeye başlandı. Hayattan kısmak, önce eğlenceden vazgeçmekle başlıyor.

Ekonomi sadece sofraya gelen yemeği değil, insanların hayal kurma biçimini de değiştiriyor. Gelecek planları erteleniyor,
“şimdilik idare edelim” cümlesi her yaştan insanın diline yerleşiyor. Gençler için umut, yetişkinler için sabır,
herkes için ise yorgunluk ortak payda hâline geliyor.

Asıl sorun belki de buna alışmamız. Sürekli artan fiyatlar karşısında şaşırmamayı öğreniyoruz. Bir şeylere ulaşamamanın
normalleştiği bir düzen içinde yaşıyoruz. Geçim derdi konuşulurken, bunun insanların psikolojisine, ilişkilerine ve
hayata bakışına etkisi çoğu zaman görmezden geliniyor.

Oysa mesele yalnızca para değil. Mesele, geçinememenin insanı sessizce yıpratması. Ekonomik sıkıntılar bir süre sonra
sayılardan çıkıp, insanların omuzlarında taşınan görünmez bir yük hâline geliyor. Ve bu yük, her geçen gün biraz daha ağırlaşıyor.