Popüler kültür, hayatımıza fark ettirmeden sızıyor. Dinlediğimiz şarkılardan izlediğimiz dizilere, giydiğimiz kıyafetlerden kullandığımız kelimelere kadar her yerde karşımıza çıkıyor. Çoğu zaman da bize ait sandığımız tercihlerin, aslında başkaları tarafından belirlendiğini sonradan fark ediyoruz.
Bir trend çıktığında, onun neden bu kadar sevildiğini düşünmeden peşine takılıyoruz. Sosyal medyada aynı videoları izliyor, aynı cümleleri kuruyor, aynı şeylere gülüp aynı şeylere üzülüyoruz. Popüler olan, kısa sürede normal hâline geliyor. Farklı olmak değil, uyum sağlamak ödüllendiriliyor.
Bu durum insanın kendisiyle olan ilişkisini de etkiliyor. Beğeniler, izlenmeler, takipçi sayıları bir ölçüt hâline geliyor. Değer duygusu, rakamlarla belirleniyor. Oysa insanın değeri, bir akıma ne kadar uyduğuyla ölçülemez. Popüler kültür, çoğu zaman bize neyi sevmemiz gerektiğini söylerken, neyi gerçekten istediğimizi unutturuyor.
Özellikle gençler bu etkinin tam ortasında. Kendini keşfetmesi gereken bir dönemde, başkalarına benzemeye çalışmak zorunda kalıyorlar. Farklı olmak cesaret isterken, popüler olana uymak daha güvenli geliyor. Ama bu güven, zamanla kişinin kendi sesini bastırmasına neden oluyor.
Popüler kültür tamamen kötü değil elbette. Bazen insanları bir araya getiriyor, ortak duygular yaratıyor, gündelik hayatı daha eğlenceli kılıyor. Sorun, onun bizi yönetmesine izin verdiğimiz noktada başlıyor. Ne izlediğimizi, ne dinlediğimizi, neye inandığımızı sorgulamadığımızda, başkalarının çizdiği sınırlar içinde yaşamaya başlıyoruz.
Belki de bugün durup biraz yavaşlamak gerekiyor. Popüler olanın hızına yetişmeye çalışmak yerine, kendi ritmimizi hatırlamak. Çünkü insan, ancak kendine ait olanı koruyabildiğinde gerçekten var olabiliyor.