Asgari Ücret: Yaşamak mı, Ayakta Kalmak mı?

Her yılın sonunda aynı tartışma yeniden alevleniyor: Asgari ücret ne kadar olacak? Masalarda rakamlar konuşuluyor, yüzdeler havada uçuşuyor. Oysa kimse asıl soruyu sormuyor: Asgari ücret, bir insanın insan gibi yaşamasına yetiyor mu?

Bugün asgari ücret, adı üzerinde “asgari” olmaktan çıkmış, milyonlarca insan için ortalama hatta tek geçim kaynağı haline gelmiştir. Türkiye’de çalışanların neredeyse yarısı asgari ücret ya da ona çok yakın bir gelirle hayatını sürdürmeye çalışıyor. Ancak kira, gıda, ulaşım ve fatura giderlerinin ulaştığı seviyeye bakıldığında bu ücret, yaşamaktan çok hayatta kalma mücadelesine dönüşüyor.

Sorun sadece rakamın düşüklüğü de değil. Asgari ücret daha çalışanın cebine girmeden, enflasyon karşısında eriyor. Yıl başında yapılan zam, birkaç ay içinde anlamını yitiriyor. Market rafları her hafta değişirken, maaş yılda bir kez değişiyor. Bu adaletsizlik, çalışanı borca, kredi kartına ve geleceksizliğe mahkûm ediyor.

Bir diğer çelişki ise “işvereni koruma” gerekçesiyle çalışanların yükünün görmezden gelinmesi. Elbette işletmelerin ayakta kalması önemlidir. Ancak tüm ekonomik yükü emekçinin sırtına yıkmak, sosyal devlet anlayışıyla bağdaşmaz. Vergi adaletsizliği sürerken, asgari ücretlinin maaşından hâlâ kesinti yapılması vicdanları yaralıyor.

Asgari ücret, sadece ekonomik bir mesele değildir; ahlaki ve sosyal bir ölçüdür. Bir ülkede asgari ücretle geçinen bir aile çocuğunu okutamıyor, sağlıklı beslenemiyor ve geleceğe umutla bakamıyorsa, orada rakamlar ne kadar artmış olursa olsun sorun çözülmüş sayılmaz.

Artık asgari ücret, “en az ne verelim” mantığıyla değil, “insanca yaşam için ne gerekir” sorusuyla belirlenmelidir. Aksi halde her zam dönemi, aynı cümleyle bitmeye devam edecektir:

“Zam yapıldı ama yetmedi.”